Veda Hutbesi Hz. Peygamber (S.A.V.)'ın 114 bini bulan hacıya hitaben irad ettiği hutbe'dir. Hz. Peygamber (S.A.V.) bu son hutbesinde, bundan sonra bir daha haccedemeyeceğini bildirip vefatının yaklaştığını ima ettiği, sonraki gelen günler de O'nun (S.A.V) bu sözlerini doğruladığı için bu hacca Veda Haccı, bu hac esnasında irad ettiği hutbeye de Veda Hutbe'si adı verildi.
Veda Hutbesi
her ne kadar tek bir hutbe imiş gibi kabul edilmekteyse de, gerçekte bu
hutbe, Arafat'ta, Mina'da ve bir gün sonra yine Mina'da olmak üzere
arefe
günü ile bayramın 1. ve 2. günlerinde parça parça irad
edilmiştir.
Değişik yer ve zamanda irad buyurulduğu için de hutbe, birçok kişi
tarafından
birbirinden farklı şekillerde rivayet edilmiş; kişinin ya da gurubun
duyduğunu
başkaları işitmediğinden, hutbenin tamamının bir araya toplanmasında bu
farklı rivayetlerden yararlanılmış ve daha sonraki yıllarda bu üç aynı
yer ve zamanda buyurulan hutbe tek bir hutbe olarak bir araya
getirilmiştir.
Hz. Peygamber (S.A.V.)'ın bu son haccından bir yıl önce nazil olan
Tevbe
suresinde 9/28;
"Ey
iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu
yıllarından
sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar..." yoksulluktan
korkarsanız,
(biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir.
Şüphesiz
Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir." müşriklerin pis olduğu ve bu
yıldan
sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmamaları emredildiği için, Veda Haccı'nda
Mekke'de sadece müslümanlar vardı, hutbeyi de yalnızca müslümanlar
dinlemişti.
(Müşriklerin bu hutbeye yalan katmaları da önlenmiş oldu.). Zaten
Mekke'nin
fethinden sonra müşriklerin sayısı parmakla sayılacak kadar azalmıştı.
Hz. Peygamber (S.A.V.) Mekke'den kendisiyle birlikte yola çıkan 100 bin
civarındaki ashabıyla Mekke'ye haccetmek için geldiklerinde bir yıl
önceki
ikaz sebebiyle Mekke'de müşrik kalmamıştı, çoğunluk müslüman olurken
Mekke'yi
terkedenler de vardı. Hz. Peygamber (S.A.V.) haccın bütün erkanını
bizzat
kendisi yaparak Müslümanlara öğretmiş, İslam'ın Hac konusundaki
emirleri
de böylece tamamlanmıştı. İslam'ın tamamlandığını bildiren bazı ayetler
de bu Veda Haccı'nda nazil oldu.
Cahiliye döneminde
dışarıdan gelen hacılar Arafat'ta vakfeye dururken, Kureyş eşrafı diğer
insanlardan üstün olduklarını belli edercesine Arafat yerine
Müzdelife'de
vakfeye dururlardı. Hz. Peygamber (S.A.V.) cahiliye döneminin bu sınıf
üstünlüğüne dayalı adetini ortadan kaldırdı ve bütün hacılar gibi
Arafat'ta
vakfeye durdu. Hz. Peygamber (S.A.V.)'a orada bu dinin tamamlandığı şu
ayet-i Kerimeyle müjdelendi :
"Ey Mü'minler, şu küfreden müşrikler bugün dininizi söndürmekten ümitlerini kesmişlerdir. Artık bundan böyle onlardan korkmayınız; ancak benden korkunuz. Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak müslümanlığı beğenip seçtim ve ondan razı oldum" (Maide 3)
Dinin kemale erdirilmesine bütün müslümanlar sevinirken yalnızca Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer, bunun Hz. Peygamber (S.A.V.)'ın vefatının yaklaştığına delalet ettiğini anlamışlar ve gözlerinden yaşlar akmıştı. Gerçekten de bundan sonra Hz. Peygamber (S.A.V.) 82 gün yaşamış ve vefat etmiştir.
Arafat'ta yüzbinin
üzerindeki hacıya hitaben Hz. Peygamber (S.A.V.) sesinin bütün hacılar
tarafından işitilmesi için belli mesafelerde gür sesli sahabilerden
bazılarını
görevlendirdi. Hz. Peygamber (S.A.V.)'in sözlerini tekrar eden bu
sahabiler
hutbenin bütün hacılar tarafından duyulmasını sağlıyorlardı. Devesi
Kusva'nın
sırtında olduğu halde Hz. Peygamber (S.A.V.) şu hutbeyi irad etti:
Ey
insanlar!
Sözümü
iyi dinleyiniz. Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi
olarak bir daha buluşamayacağım. Ey insanlar; bu günleriniz nasıl
mukaddes
bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz nasıl
mukaddes bir şehir ise; canlarınız, mallarınız, ırzlarınız da öyle
mukaddestir,
her türlü saldırıdan emindir.
Ashabım!
Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski dalaletlere dönüp birbirinizin boynunu vurmayınız. Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup da işitenlerden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.
Ey
ashabım!
Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine vesin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lakin borcunuzun aslını vermek gerekir. Ne zulmediniz ve ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahiliyetten kalma bu çirkin adet'in her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmuttalip oğlu (amcam)Abbas'ın faizidir.
Ashabım!
Cahiliyet
döneminde güdülen kan davaları da tamamen ortadan kaldırılmıştır. İlk
kaldırdığım
kan davası da Abdulmuttalib'in torunu (yeğenim) Rebia'nın kan davasıdır.
Ey
insanlar!
Bugün
şeytan şu topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanat gücünü
kaybetmiştir.
Fakat bu kaldırdığım şeyler haricinde küçük gördüğünüz işlerde de ona
uyarsanız
bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan sakınınız.
Ey
insanlar!
Kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah'ın emaneti olarak aldınız. Ve onların namuslarını ve ismetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; aile şerefinizi korumalar ve evlerinizi sizin hoşlanmadığınız hiç kimseye açmamaları, çiğnetmemeleridir. Eğer onlar razı olmadığınız herhangi bir kimseyi evinize alrlarsa onları hafif bir şekilde dövebilir, azarlayabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları; örfe göre her türlü giyim ve yiyeceklerini temin etmenizdir.
Ey
mü'minler!
Size
bir emanet bırakıyorum ki siz ona sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiçbir
zaman
şaşırmazsınız. O emanet Allah'ın kitabı Kur'andır.
Ey
mü'minler!
Sözümü
iyi dinleyiniz ve muhafaza ediniz. Müslüman müslümanın kardeşidir ve
bütün
Müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka
tecavüz,
başkasına helal değildir. Ancak gönül hoşluğuyla verilen
başka.
Ashabım! Nefsinize de zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı
vardır.
Ey
insanlar!
Cenab-ı
Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Varis için vasiyete gerek
yoktur.
Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zinakar için mahrumiyet
cezası
vardır. Babasından başkasına nesep iddia eden soysuz yahut efendisinden
başkasına uymaya kalkan nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lanetine
ve bütün Müslümanların düşmanlığına uğrasın. Cenab-ı Hak bu insanların
ne tevbelerini ne de şehadetlerini kabul eder.
Resulullah
(S.A.V.) sözlerinin burasında dinleyenlere sordu:
Ey
insanlar!
-Yarın
beni sizden soracaklar. Ne dersiniz?
Ashab-ı
Kiram cevap verdi:
-Allah'ın
risaletini tebliğ ettin; görevini yerine getirdin, bize vasiyet ve
nasihatte
bulundun diye şehadet ederiz.
Resulullah
(S.A.V.) şehadet parmağını göğe kaldırarak üç kez:
-Ya
Rab şahid ol! Ya Rab şahid ol! Ya Rab şahid ol! (buyurarak
Arafat'taki
hutbesini bitirdi.)
Resulullah (S.A.V.) güneş batıncaya kadar vakfede durdu. Tam buradan inmeye karar vereceği bir anda yukarıda zikredilen Maide suresinin 3.Ayeti nazil oldu. Daha sonra devesine binen Resulullah (S.A.V.) yavaş adımlarla Arafat'tan inerek Müzdelife'ye geldi. Burada bir ezan ve iki kamet ile akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek kıldı. Ve istirahate çekildi. Sabah olunca cemaatle birlikte sabah namazını kıldı ve ortalık iyice ağardıktan sonra Müzdelife'den Cemretü'l Akabe mevkiine geldi. Şeytan taşlamadan sonra Mina'ya geçen Resulullah (S.A.V.) burada da Veda Hutbesinin diğer bölümünü irad etti. Allah'a ham ü senadan sonra devamla :
Ey
insanlar!
Sizi
Allah'ın kitabına bağlayan peygamberinizin (s.a.v) sözlerini iyi
dinleyiniz,
ona itaat ediniz. Hac ibadetinizin bütün hareketlerini benden
gördüğünüz
gibi ifa ediniz. Öyle sanıyorum ki, ben bu seneden sonra bir daha
haccedemem.
Resulullah (S.A.V.) bundan sonra halka sorulu cevaplı sürdürdüğü hutbesini :
Ey
insanlar!
Ayların
yerini değiştirerek geri bırakmak inkarda aşırı gitmektir. Kafirler
böyle
yapmakla doğru yoldan saptılar. Allah'ın haram haram kıldığı ayların
sayısını
uygun yapmak için, bir yıl haram ayını helal, diğer yıl onu haram
sayarlar.
Böylece Allah'ın haram kıldığını helal kabul ederler. Zaman Allah'ın
gökleri
ve yeri yarattığı gibi aynı duruma döndü. Allah'ın katında aylar on
ikidir.
Bunların dördü mukaddes (haram) aylardır ki üçü arka arkaya gelen
Zilkade,
Zilhicce ve Muharrem, dördüncüsü de Cemaziyelahir ile Şaban'ın
arasındaki
Recep'tir. Ey mü'minler! Bu ay hangi aydır?
-Allah
ve Resulü daha iyi bilir.
-Zilhicce
ayı değil midir?
-Evet,
Zilhicce'dir.
Bu
içinde bulunduğumuz belde hangi beldedir?
-Allah
ve Resulü daha iyi bilir.
-Mekke
şehri değilmidir?
-Evet
Mekke'dir.
-Bugün
hangi gündür?
-Allah
ve Resulü daha iyi bilir.
-Yevmünahr'dır.
(kurban kesme günü) değilmidir.?
-Evet
yevmünahr'dır.
Bu diyalogdan sonra Resulullah (S.A.V.) sahabelere dönerek
Şu halde iyi bilinizki; bu şehrinizde, bu beldenizde, bu gününüzün mukaddes(haram) olduğu gibi birbirinize kanlarınızı dökmek, mallarınızı haksız yere almak, namuslarınızı kirletmek de haramdır, her türlü saldırıdan masumdur. Muhakkak ki siz Rabbinize kavuşacaksınız, o zaman bütün bu işlerden sorulacaksınız.
Ey
insanlar!
Aklınızı başınıza alında benden sonra birbirinizin boynunu vuracak şekilde dalalete, vahşete düşerek cahiliye devrine dönmeyin.
Ey
insanlar!
Bu
nasihatlerime kulak verip bunları burada hazır bulunanlarınız
bulunmayanlara
tebliğ etsin. Olabilir ki, kendisine tebliğ edilen kimse burada bulunup
işiten bir kısım kimseden daha iyi anlayıp bellemiş olur.Ardından
Resulullah
(S.A.V.) iki kez:
-Tebliğ
ettim mi? buyurdu.
Sahabiler:
-Evet
ettin, deyince Resulullah (S.A.V.) ;
Şahit
ol Ya Rab! dedi ve tekrar hatırlattı:
Burada
bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsin.
"Allah'ın
yardımı ve fetih geldiği ve insanların dalga dalga Allah'ın dinine
girdiklerini
gördüğün zaman Rabbini överek tesbih et. O'ndan mağfiret dile, çünkü O
tevbeleri çok kabul edendir." (en-Nasr, 110/1-3) mealindeki Nasr
suresinin
nazil olduğunu duyan müslümanlara, hem yeni nazil olan bu sureyi okumuş
hem de kendilerine nasihat ettiği hutbelerinden birini irad
buyurmuştur.
Bu hutbesinde de yine müslümanların mal, can, namus emniyetinden
bahseden
Resulullah (S.A.V.) insan haklarının temelini oluşturan bu
üç hakkı tekrar tekrar ümmetine hatırlatmıştı. Değişik yer ve
zamanlarda
irad edilen bu hutbeler, tek bir şekilde bütünleştirilmiştir. (2)
Hutbedeki
önemli ve anlaşılması zor cümlelerden biri:
"Vah size! Benden sonra dönüp birbirinizin boyunlarını vuran kafirler olmayın." Dedi. (3)
Bu rivayet, Resulullah (S.A.V.)'ın Veda Haccı sırasında yaptığı konuşmalardan birini aksettirmektedir. Ahir zamanda çıkıp dini tahrib edecek ve insanlığa büyük zarar verecek olan şahıslardan biri hakkında, Resulullah (S.A.V.), Veda Haccı gibi büyük bir kalabalığın bir araya geldiği fırsatta bilgi vermektedir.
Hadisin sonunda ifade edilen "Benden sonra dönüp birbirinizin boyunlarını vuran kafirler olmayın" cümlesinden, Nevevi'nin kaydına göre, yedi farklı hüküm çıkartılmıştır.
Veda
Hutbesi
birçok yönden ehemmiyet taşır:
Herşeyden önce Hz. Peygamber (S.A.V.)'ın hayatının sonlarında irad edilmiştir. Malum olduğu üzere Veda Haccı Hicret'in 10.yılında cereyan etmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V.) ömrünün son aylarını yaşamaktadır ve birkaç ay sonra vefat edecektir. "Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak müslümanlığı beğenip seçtim ve ondan razı oldum" (Maide,3) mealindeki ayet de bu hac sırasında nazil olmuştur. (4)
Hutbe muhteva olarak çok ehemmiyetlidir. Zira ciddi meselelere temas etmekte, o güne kadar ele alınmamış olan bir çok cahili tatbikata son verilmektedir. Kan davasının, faizin kesinlikle kaldırılması, karı-koca arasındaki hukukun tavzihi (açığa kavuşturulması), nesi takvimi'nil ilgası, hac kaidelerinin tesbiti v.s. hepsine bu hutbede yer verilir. Günümüz müelliflerinden bazıları Veda Hutbesi'ni İslam'ın "insan hakları" veya "kadın hakları" beyannamesi olarak değerlendirir. Gerçekten de insanların "mal, can, ırz" dokunulmazlığının te'yidi (kayıt altına almak, garanti etmek) tarihte ilk defa cereyan eden bir hadisedir. 20.Asırda Birleşmiş Milletlerce benimsenen insan hakları beyannamesi şüphesiz çok daha fazla teferruata yer veriyor. Ancak, onlar hep kağıt üzerinde kalmıştır ve öyle kalmaya devam edecektir. Burada ise alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygabmer (S.A.V.) 'ın tebliği olarak vicdanlara, ruhlara, akıl ve fikirlere nakşolma söz konusudur. Burada bir parantez açalım:
Bu gün ülkemizde yaşıyan müslümanlarda bu bağlılığın olmadığını düşünelim. İnsanlar, Allah'tan korkmuyor, ahiret duygusu yok, ülke kanunları da bazen yetersiz kalıyor, bu insanlar haksızlıklara, kötülüklere karşı mücadelere kendi içlerindeki şeytana uyarak çare bulmaya kalkmaları halinde ülke kan gölüne döner. İşte insanları Allah, Peygamber sevgi ve bağlılığı ile ahiretteki hesaba çekilme şuuru tüm kötülüklerden alıkoyuyor. Ülkemizde son 15 yıldan beri içlerinde Allah korkusu, Peygamber sevgisi ve ahiret duygusu olmayan PKK mensublarına karşı verilen mücadele bunun en açık misalidir.
İnsanlık, müslümanların en güçlü ve gösterişli olduğu devirlerde bile, dili, dini, rengi ne olursa olsun İslam topraklarında kanından, malından, ırzından emin olmuş hürriyet içinde yaşamıştır. Avrupalıların hakimiyet kurdukları yerlerde öldürüle öldürüle nesli tüketilen, terör ve yasaklarla dili, dini unutturulan kavimlerin, yeryüzünden tamamen silinen medeniyetlerin sayısı çoktur. (5)
İnsan hakları anlayışı tarih boyunca tedrici (yavaş yavaş) gelişmiş olmakla birlikte en mütekamil şekliyle İslam'la gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V.)'ın Veda Hutbesi ilk insan hakları beyannamesi olarak önemlidir. İslami devletler tarafından gittikçe olgunlaştırılıp geliştirilen insan haklarının batı için, gelişmesi 18. Ve 19. Yüzyıllarda(13 asır sonra) olmuştur. (6)
Hutbenin Toplum Hayatına Getirdiği Prensipler:
İncelendiği zaman Veda Hutbesinde Resulullah (S.A.V.)'ın başlıca şu noktalara temas ettiği görülür;
Kadının
dövülmesi meselesine gelince, dinimiz bazı sıkı kayıtlarla buna yer
vermiştir. Yukarıda belirttiğimiz hadisten ayrı olarak Kur'an-ı
Kerim'de
de yer verilen bir husustur. Kur'an-ı Kerim'de yer verilmiş olması
mevzuya
ayrı bir ehemmiyet kazandırmaktadır. Bizce, ayet-i Kerime'nin bu
meseleye
temas etmiş olması kadınları himayeye matuf bir durumdur. Zira, başta
günümüzün
en ileri memleketlerinde bile hala cari olmak üzere, her devirde, her
millette
kadınlar dövülmüştür. Kıyamete kadar da bu realite devam edeceğe
benziyor.
Sanki insani münasebetlerin kadın-erkek bölümünün tabii bir
neticesidir.
İnsanlar zaruri olan münasebetlerinde her zaman orta yolu koruyamazlar,
ifrat-tefrit, rıza-gazap, sevgi-öfke iç içedir. Bunların sonucu olarak
münakaşalar, ağız kavgaları, yumruklaşmalar hatta cinayetler vukua
gelir.
Bunlar "olmamalıdır" diye bir şart koşulma olamaz. İslam bu meselede
realiteyi
kabul ederek alışkanlık edinenleri makul hudutta tutmaya,
frenlemeye
çalışır. Esasen her meselede orta yolu göstermek İslam'ın ana
ruhunu
teşkil eder.
Bu kısa açıklamalardan
sonra asıl mevzumuza gelelim: Kur'an-ı Kerimde, mealen şu ayet mevcuttur:
"Serkeşlik
etmelerinden etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara gelince, evvela
kendilerine
nasihat edin, sonra yataklarında onları yalnız bırakın, yine dinlemezse
dövün" (Nisa 34)
Dikkat edilirse
ayet kadının dövülmesini bir çok şarta bağlamaktadır;
1- Meşru sebep: Kur'an da bu sebep "nüşuz" kelimesiyle ifade edilir. Türkçe meallerde umumiyetle hep "serkeşlik" olarak tercüme edilmiştir. Kelime Arapça'da yükseklik, tümseklik, sivrilik gibi manalara gelir. Selef alimleri kadınla ilgili olarak Kur'an da gelen bu tavırdan "kocasına isyanı, koku sürünmemesi, kocasını nefsinden men etmesi, kocasına daha önceki davranışını değiştirmesi, kocasına sevgisizlik izhar etmesi, kocasının tayin ettiği evde oturmayıp başka bir yerde oturması" gibi durumları anlatılmıştır. Yani kocasına karşı olan vecibelerini yerine getirmemesi diye hülasa edebiliriz. Vecibe olmayan işlerdeki itaatsizliklerinden dolayı dövmeye hakkı yoktur. Ev işlerini yapmaması gibi.
Veda Hutbesi'nde, kadını dövmeyi meşru kılan suç, "nüşuz" kelimesiyle değil, "fahiş" kelimesiyle ifade edilmiştir. Biz, "çirkinlik" olarak tercüme ettik. Bunu, dilimizde aynı kökten fuhuş kelimesiyle tercümeyi uygun bulmadık. Çünkü fuhuş, zina manasına gelir. Halbuki burada zinanın kastedilmiş olması mümkün değildir. Çünkü zinanın cezası recm denilen hadd-i zina'dır. Bunun dayakla geçiştirilmesi mümkün değildir. Öyle ise bu hutbede adı geçen fahiş kelimesini fuhuşla açıklamak ve böylece Kur'an da geçen "nüşuz" kelimesinin vuzuha kavuşturulduğunu söylemek uygun olmaz.
2-Cezanın usul ve miktarı : Kadın meşru bir sebeple dövülebilirse de bu, en son başvurulacak yoldur. İlk önce serkeşliği sebebiyle nasihat edip, tatlılıkla ondan vazgeçirme yolu aranacak. Bu tesirli olmazsa yatağı ayrılacak. Bu iş, arkasını dönmek ve konuşmamak suretiyle gerçekleştirilir. Ayrı bir yatakta yatırılırda denilmiştir. Bu ceza da müessir olmazsa dayak meşru hale gelmektedir. İslam burada da yenilik getirerek dayağın derecesini belirtmiş "çok acı verici olmaması"'nı emretmiştir.
Şu halde, İslam, her devirde mevcudiyetini fiilen dünyanın her köşesinde muhafaza etmiş beşeri bir realiteyi ciddi kayıtlara bağlayarak kadınlar lehine ıslah etmiş, asgari seviyeye , en az zararlı hale getirmiştir.
Elmalılı Hamdi
Efendi, dayakla ilgili yukarıda izah edilen ayet-i kerimenin
açıklamasını
yaparken bir dip not düşüyor. Buraya aynen kaydını uygun buluyoruz:
"Burada kadın
dövülür mü diye bir soru varid olabilir. Evet dövülmez, fakat bu
ifadede
kadın demek naşize (serkeş), asiye (isyankar) karı demek olmadığı da
unutulmamak
lazım gelir. Sırasına göre insanca olmak üzere birkaç tokat, hissi
isyan
ile sukuta (alçaklığa, adileşmeye) doğru giden hırçın bir kadına
kadınlık
şeref ü terbiyesini bahşetmek için güzel bir ders olabilir.. şair Ziya
Paşa merhum:
Nush
ile uslanmayanı etmeli tekdir,
Tekdir
ile uslanmayanın hakkı kötekdir.
demiştir.
Zamanımızda Kur'an'ın iş bu 'onları
dövün' emrini sui tefsir ederek dillerine
dolamak isteyen Avrupalılar görüyoruz. Fakat ne garip bir tesadüftür
ki,
biz bu ayetin tefsiriyle meşgul olduğumuz bir sırada bir Fransız
mahkemesinin,
kocası tarafından dövülmüş olan bir Fransız karısına ikame ettiği
davaya
karşı 'hırçınlık edip kocasını tehevvüne (aşağılanma, hakir görme)
getiren
bir kadının yediği dayaktan dolayı talak (boşanma) davası ikamesine
hakkı
olmadığına' hükmettiğini gazeteler ilan ediyordu" (C.2. s. 1351) (8)
Hadisin son kısmı ehemmiyet verilmeyen bir kısım günahlarla ilgili:
"Bugün şeytan şu topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanat gücünü kaybetmiştir. Fakat bu kaldırdığım şeyler haricinde küçük gördüğünüz işlerde de ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan sakınınız." buyuruluyor.
Şarihler, Mekke
ve civarında, artık puta tapma şeklinde kimsenin küfre dönmeyeceğini
anlamışlardır.
Bedevilerde görülen irtidat (dinden dönme) hadiselerinin de bu hükmü
ortadan
kaldırmayacağı, zira Hz. Peygamber (S.A.V.)'in vefatından sonra görülen
bu hadiseler, mahiyetçe eski putlara dönüş olmamıştır. Ancak hadis
"katl,
yağma gibi bazı büyük günahlarla, bir kısım küçük günahları (puta
tapmak
değil) diye mühimsemeyip, işlemeye devam edeceksiniz, şeytana uymada bu
da yeterli olacaktır." Şeklinde uyarıda bulunmakta, günah küçük bile
olsa
kaçınmak gerektiğini irşad etmektedir. Nitekim İslam uleması küçük
günahlarda
ısrar etmeyi büyük günah saymış, hatta bazıları-büyük küçük ayırımı
yapmadan-
her bir günahta küfre giden bir yol olduğunu belirtmiştir. Ehemmiyet
verilmeyen
günahların nasıl küfre götüren bir günah gibi büyüyebileceğini açıklama
sadedinde Bediüzzaman Said Nursi hazretleri (rahimehullah)'nın şu
açıklaması
ikna edicidir:
"Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, ta nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil belki küçük bir manevi yılan olarak kalbi ısırıyor. Mesela : Utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından (haberi olmasından) çok hicap ettiği (utandığı) zaman, melaike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare ile onları inkar etmek arzu ediyor. Hem mesela: cehennem azabını intaç eden (netice veren) büyük bir günahı işleyen bir adam, bütün ruhuyla cehennemin ademini (yokluğunu) arzu ettiğinden, küçük bir emare ve şüphe, cehennemin inkarına cesaret veriyor. Hem mesela: Farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyetini (kulluk vazifelerini) yerine getirmeyen bir adamın küçük bir amirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan adam, Sultan-ı Ezel ve Ebed'in mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan kurtulmayı arzu ediyor ve manen diyor ki: "keşki o vazife-i ubudiyeti bulunmasa idi. Ve bu arzudan bir manevi adavet-i ilahiyeyi (Allah'a karşı düşmanlık) işmam eden (hissettiren) bir inkar arzusu uyanır. Bir şüphe vücud-u İlahiyeye (Allah'ın varlığını) dair kalbe gelse, kat'i bir delil gibi ona yapışmaya meyleder. Büyük bir helaket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki: İnkar vasıtasıyla gayet cüz'i bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkarda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müthiş manevi sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabul eder."
Veda Hutbesinde
geçen "Zaman döne döne Allah'ın arz ve semavatı yarattığı gündeki
düzenini buldu." İfadesi açıklamaya muhtaçtır.. Resulullah
(S.A.V.)
ömrünün son senesinde mühim bir ıslahda (düzeltme) bulunmuştur: Takvim
reformu. O güne kadar, Resulullah (S.A.V.) cahiliye devrinden intikal
eden
müşriklerin takvim sistemine uymuştu. Bu sistem, kameri ayları esas
almakta
ise de, haram ayları ticaret mevsimlerine düşürmek için nesi denen bir
tehir sebebiyle ayların yeri, sırası karmakarışık olmuştu. Şarihlerin
yaptığı
açıklamaya göre ayların karışmasına sebep olan başka bil amil de bazı
yıllarda
haram ayın birini helal addederek, onun yerine bir başka ayı haram etme
durumuydu.
Araplar Hz.
İbrahim ve oğlu Hz. İsmail (aleyhisselam)'den beri, senenin bazı bazı
aylarıyla
ilgili hürmete (haramlık'a) riayet ederlerdi. Buna göre, senenin 4 ayı
haram idi. Bu ayların üç tanesi peşpeşe gelen : Zilkade, Zilhicce,
Muharrem
ayları, dördüncüsü de Recep idi.
Haram aylarda
bir kısım yasaklara sıkı sıkıya riayet ediyorlardı; birbirlerine
çapulculuk,
baskın, har, yol kesme, adam öldürme ve hatta intikam alma gibi yasak
fiilleri
işlemiyorlardı. Bu yasağa riayet etmeyen çıkacak olursa, bu herkesçe
büyük
bir suç ve kınanmayı icab ettiren bir ayıp telakki (kabul) edilirdi. Bu
aylara o kadar hürmet edilirdi ki, intikam bile alınmazdı. Sözgelimi
babasının
katiline rastlayan bir kimse ona dokunmaz, rahatsız etmezdi. Bu aylarda
daha ziyade ibadetle meşgul olunurdu.
Ne varki;
üç ayın peşpeşe gelmesi bazı sıkıntılar getiriyordu. İktisadi düzenleri
büyük ölçüde çapul ve yağmaya dayanan kabilelere üç ay gelirsiz kalmak
zor gelmeye başlamıştı. Bu mahzuru (çekinilecek şey) gidermek üzere
"nesi"
denen tehir'e başvurdular. Yani haram aylardan birinde harbe (veya
yasak
olan herhangi bir fiile) mecbur kalacak olurlarsa, o ayın hürmetini bir
başka aya tehir (nesi) ederlerdi. Mesela Muharrem ayında harp yapınca,
o yıl sefer'i haram sayarlardı. Müteakip sene bu hürmet başka bir aya
te'hir
edilirdi.
Bu tatbikat
zamanla 12 ayda 4 nisbetini de daha aşağı indirmek ce haccı dört
mevsimden
işlerine gelen bir mevsimde tutmak için altı ayda birer haftadan
yirmidört
ayda bir ay tezyid (artırma) ve tevsi (genişletmek) etmişler.
Kameri takvimden
vazgeçmekle birlikte şemsi takvime göre amel etmekten doğan bir kısım
tezatların
giderilmesi için başka müdahaleler yapılmış, yıllar yılı takip edilen
bu
tatbikat sonunda aylar karışmıştır. Bu durum, görüldüğü üzere, zamanla
ilgili olarak Cenab-ı Hakk (Celle celalühu)'nın takdir buyurduğu haram
ve helallerin karışmasına sebep olmuştur. Sözgelimi hac farizası, onun
yapılması gereken ayda değil, yapılmaması gereken bir ayda oluyor. Bu
sebeple
Ayet-i Kerime, nesi yani ayların yerini telkin (zihinde yerleştirmek)
işlemini, "Küfürde artış" olarak tavsif (sıfatlandırmak) etmiştir:
"Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah'ın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylarıdır. İşte bu doğru hesaptır. O aylar içinde (Allah'ın koyduğu yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin ve müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşın ve bilin ki Allah (kötülükten) sakınanlarla beraberdir. (Haram ayları) ertelemek, sadece kâfirlikte ileri gitmektir. Çünkü onunla, kâfir olanlar saptırılır. Allah'ın haram kıldığının sayısını bozmak ve O'nun haram kıldığını helâl kılmak için (haram ayını) bir yıl helâl sayarlar, biryıl da haram sayarlar. (Böylece) onların kötü işleri kendilerine güzel gösterilmiştir. Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez." (Tevbe, 36-37)
Yukarıda zikredilen hadis, Veda Haccı'nın, yılların devri sonunda, Arapların Zilhicce'yi haram kıldıkları seneye tesadüf ettiğini ifade etmektedir. Bu tevafuk (muvafık bulma, rastlantı) yaradılış sırasında Allah'ın aylarla ilgili olarak koyduğu hükme uygun düşmüş, bundan böyle nsi'ye yer verilmeden asl'a uygun olarak devam edilmesi Resulullah (S.A.V.) tarafından teşri (açıkça bildirmek) edilmiştir.
Veda Hutbesin'de pek çok faideler ifade edilmektedir. Bu faidelerden birkaçını da zikredelim: